İNCE BiR AğıT

10/6/2007

Örnek Anneler...

Hz. Hansa (r.anhâ)

Amr b. Hâris’in kızı meşhur saire Hansa (radiyallahü anhâ) “ilhama mazhar ve şiirde dev
bir kadındı, islâmiyeti kabul etmeden önce felakete tahammül edemezdi. Hansa, kardeşinin ölümü üzerine yazdığı mersiyelerle cihanı ağlatmıştı. Bu büyük kadın o gün için henüz câhiliyenin sisinden, dumanından kurtulamamış, Hz. Muhammed’e uyanamamış, O’nu tanıyamamış, Kur’ân’ın büyüleyici beyanına kulak verememiş ve ona açılamamıştı... Kur’ân’ı tanıyınca birdenbire değişti. Hem de nasıl değişti! Cahili kardeşine destan kesen Hansa daha sonra Müslüman olduğunda, dört oğlunu birden Kadisiye Muharebesine gönderirken söyle diyordu:

- Ya İslam’ın zafer bayrağını Kadisiye’de dalgalandıracaksınız, yahut da din uğruna cihad ederken şehit olduğunuzu duyacağım. Nitekim öyle olmuştu. Hasta yatağında yatarken dört oğlunun şahadet haberi getirilince:

- ‘Yani ben simdi şehit anası mı oldum?” diye soruyor, Evet, dört şehit anası... diyorlardı. Tekrar soruyordu: Zafer kimlerde?

-“Zafer Müslümanlarda, şimdi Kasidiye’de İslam’ın bayrağı dalgalanıyor.”

- İslam’ın bir zaferi için dört oğlum feda olsun” diyen Hansa Hatun ellerini açarak şöyle yalvarıyordu:

- Ya Rabbi! Bana emanet ettiğin dört kahramanı yine senin dinin uğruna feda etmiş bulunuyorum. Artık beni şehit anaları defterine kayd eyle. Benim için şehit anası olmak kâfi ikramdır. Bunu Benden esirgeme!”

İste bundan dolayı, her ne zaman Hansa Hatun’dan söz edilse Efendimiz (sas) onun için:

- ‘Örnek İslâm kadını’, buyururlardı.

(Kaynak: İbn Esîr, Üsdü’l Gâbe. 7/88-90)

Ailem-Zaman
21/4/2007

Ebu Hüreyre ile ilgili hoş bir Makale

EBU HUREYRE:
Güneşin Kulluğundan
Rahmanın Kulluğuna
Yazdır

A.Ali Ural 

Tarih künyeleriyle tanıyor onu. İsmi lakaplarına yenilenlerden o. Farklı zamanların mühürlerini vuran iki adı var: “Güneşin Kulu” ve “Rahman’ın Kulu”. Cahiliye döneminde ismi “Güneşin Kulu-Abduşşems”, lakabı “Kediciğin Babası-Ebu Hureyre”. Hz. Peygamber ona lakabıyla hitap etmeye devam etmiş, ancak Müslüman olduktan sonra ismini “Rahman’ın Kulu-Abdurrahman” olarak değiştirmişti. Bu geniş omuzlu, kızıl sakallı, siyah sarıklı esmer adama çocukluğunda çobanlık yaparken küçük kedisiyle oynamayı sevdiği, onu kollarında gezdirdiği için verilmişti lakabı. Merhamet ve sevgi, Nebî’nin dudaklarında yeni bir anlam libasına dönüşmüş, Abdurrahman b. Sahr’a giydirilen bu sevimli giysi ona çok yakışmıştı. Hayber’in fethi sırasında Yemen’de Müslüman olup Medine’ye hicret eden Ebu Hureyre,  Kâinat Güneşi’nin yörüngesine girerek ölene kadar O’nun çekim alanında kalmış, hafızasıyla sırladığı aynasıyla o nuru gelecek zamanlara yansıtmıştı. Üç yıl boyunca savaşta, barışta, evde,  çölde, yolculukta, ikamette ve hacda hep O’nun yanındaydı. “Suffe Ehli” denen o 70 muhteşem yoksulun en bilgini, makamca en üstünüydü. Hz. Peygamber’i büyük bir sevgiyle seviyor, O’na olan yakınlığının yeryüzünün bütün nimetlerinden daha hayırlı olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden sünnet-i seniyyeye sıkı sıkı sarılıyor, takvanın sınırlarını bu muhabbet haritasıyla belirliyordu. İyiliği emredip kötülükten sakındırmanın bu haritanın hayat veren nehirlerinden biri olduğuna inanan Ebu Hureyre, bu coşkun nehre zenginlerin sed çekmesine izin vermiyor, hakkı kaim kılmak için zenginle fakir arasında bir ayrım gözetmiyordu.

İlme olan düşkünlüğü onu Hz. Peygamber’in katında ayrıcalıklı kılıyor, iltifatın en kıymetlisiyle taçlandırıyordu. “Senden önce bana kimse bu soruyu sormamıştı!” diyen Hz. Peygamber’in yüzü aydınlanıyor, kıyamet günü şefaatine nail olacak en mutlu kişileri açıklıyordu: “Bütün kalbiyle ve benliğiyle ‘Lâ ilâhe illallah’ diyenler”. Öte yandan Hz. Peygamber’e olan sevgisini, “Seni görünce mutlu oluyorum! Gözüm gönlüm aydınlanıyor” sözleriyle ifade etmeye çalışan Ebu Hureyre’ye Hz. Peygamber: “İlim Kabı” adını veriyordu. Zira onun nebevî bir duayla sırlanmış güçlü bir hafızası vardı.

Zeyd bin Sâbit’in anlattığına göre bir gün Hz. Peygamber mescidde bazı sahabilerinin yanına gelmiş, “Her biriniz Allah’tan bir dilekte bulunsun!” buyurmuştu. Zeyd bin Sâbit ve bir başka sahabî dua etmiş, Hz. Peygamber de “Amin” demişti. Sıra Ebu Hureyre’ye gelince “Allah’ım senden iki arkadaşımın istediklerini ayrıca unutulmayan bir ilim dilerim” demiş, Hz. Peygamber de bu duaya “âmin” demişti. Bunun üzerine Zeyd ve diğer arkadaşı, ”Ey Allah’ın Resûlü! Biz de Allah’tan unutulmayan bir ilim isteriz” demişler, Hz. Peygamber gülümseyerek şu cevabı vermişti onlara: “Devsli genç sizden önce davrandı!”

Bir başka rivayete göre “Kediciğin Babası”, Hz. Peygamber’in, “Kim cübbesini yere serer de ben sözümü bitirdikten sonra toplarsa benden duyduğunu bir daha unutmaz!” sözünü duyar duymaz cübbesini yere sermiş, o günden sonra Hz. Peygamber’den duyduğu her şeyi aklında tutmuş, unutmamıştı. İlâhî bir sorumlulukla harfi harfine ezberlediği yüzlerce hadis-i şerîfe kendine ait bir sözün karışmaması için, “Bu benim kesemden” diye dikkat çekerdi Ebu Hureyre.

Kulluk bilinci, gündüzlerini oruca, gecelerini namaza ayırmıştı. Yoksulluğu ve Suffe Ehli’nden oluşu evliliğini Hz. Peygamber zamanından sonraya ertelemişse de, bir aile oluşturduktan sonra dahi aynı hassasiyeti eşi ve kızının da dahil olduğu teheccüd şehrâyinleriyle devam ettirmişti.  Nöbetleşe uyanıyorlar, geceyi dilimlere ayırıp namazla aydınlatıyorlardı. Bir lokma ekmek bulamadıkları günlerden sevgiyle söz ediyorlar, öğrendikleri bir âyetin açlıklarını nasıl unutturduğunu anlatıyorlardı. Geceyi üçe ayırırdı Ebu Hureyre: Üçte birinde uyur, üçte birinde namaz kılar, üçte birinde Hz. Peygamber’in hadisleri üzerinde düşünürdü. Evine geldiğinde, yiyecek bir şey olup olmadığını ailesine sorar, ”yok” cevabını aldığında, tebessümünü çürütmeden, “Olsun, ben oruçluyum” derdi. O kadar kanaatkârdı ki; bir avuç hurmayla bütün gününü geçirir, bu nimetin şükrünü eda edebilmek için her vesileyle Allah’ı anardı. Yokluğa rağmen misafiri sever, azığını paylaşmakta tereddüt etmezdi. O günlerde üç cümlelik bir biyografisi vardı: “Yetim büyüdüm. Yoksul olarak hicret ettim. Karın tokluğuna çalışan bir işçiydim.”

İlimde yükseldikten sonra Hz. Peygamber tarafından İslam’ı yayması için Bahreyn’e gönderildi. Daha sonra Hz.Ebu Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde de aynı yerde imamlık, müezzinlik ve valilik gibi görevlerde bulundu, müslümanların meselelerini çözdü, tevazuyla çalıştı. Hoşsohbet ve nüktedandı. Medine valisi Mervan’a vekalet ettiği bir gün, hurma lifinden bir başlığı kafasına geçirip eşeğe binmiş, çarşıda bineğini koşturuyor, karşısına çıkanlara “Yol açın, emir geliyor!” diye bağırıyordu. Çocuklarla oynamaktan, onları sevindirmekten büyük haz alırdı. Geceleri oynadıkları “Karga oyunu”na gizlice katılır, sonunda ayaklarını yere vurarak onları şaşırtır ve güldürürdü. Ebu Rafi’yi davet ettiği akşam yemeğini “Buyurun emirin yemeğinden!” diyerek yağlı suyun içinde kuru ekmek sunmuştu.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra Mescid-i Nebevî’de ne zaman hadis rivayet etse gözyaşlarına boğulan Ebu Hureyre ilim ve fedakârlık üzerine bina ettiği dünya hayatını 78 yaşında tamamladı ve Medine’deki Cennetü’l-Bakî’a defnedildi. Bâki kalan onun rivayet ettiği bini aşkın hadis-i şerif oldu. Yüzlerce yıldır dünyanın neresinde bir Müslüman Hz. Peygamber’den bir hadis rivayet etse onun adı da anılıyor: “Ebu Hureyre (r.a)’nin rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:” sözü milyonlarca dudağı süslüyor.

www.sonpeygamber.info

21/4/2007

Boşanmak mı?!..

Boşanmak meselesine pek aklım ermiyor. Eşlerin niye boşandıklarını anlayamıyorum. Bu Müslüman milletin, boşanmak için mahkemelerde kuyruğa girmesi, çok acı bir şey...

Cennet köşelerinden biri olması gereken yuvalara kavganın ateşi düşmüştür, İslamiyet bu değil. Karı-koca, gelin-kaynana ve ebeveyn-çocuk kavgaları, Müslüman'la diğerleri arasındaki farkı kaldırıyor. Adam gibi yaşamak varken, boşanmak neden? Halbuki yerine göre özür dileyebilmek, birçok sorunları giderir, felaketleri önler.

Öyle anlıyorum ki, boşanmanın en büyük sebebi, inat! Boşanan hanım yahut erkek, çok inatçı. O şahıs, kötü davranışlarını, kötü alışkanlıklarını yapmamaya inat etseydi, yuvası kurtulurdu.

Eşlerden birinin işi çok ağır olabilir. Mesela benim bir pilot arkadaşım vardı. Boşanmak için mahkemeye gitmiş, hakime diyor ki: "Hakim bey, ben günde on saat uçuş yapıyorum. Çok yoruluyorum. Bunun üzerine bir de evdeki huzursuzluğu ilave edersek hayat çekilmez oluyor." Anladım ki o arkadaşın hanımı, eşi eve gidince, onu ağır işinden uzaklaştıramıyor. Böylece iş yokuşa sarmış. Bir celsede hakim boşadı.

Bu işler çok kritiktir. Marangoz adamın evdeki huzursuzluktan, kafası öyle dolmuş ki, elini testereye kaptırıyor. Bir başkası basit bir hesabı yapamıyor, işler bozuluyor. Çünkü kafalar allak bullak.

Hayatın çok çeşitli durumları vardır. Boşanmak, problemi halletmek demek değildir. Tam tersi, problem üretmek demektir. Denklemlerde 'X' vardır. Değeri bilinmez. Denklemin içindedir. Çözümlenmeyi bekler.

Anlaşmazlıklar da böyle, çözümlenmeyi bekler.

Bir arkadaşım geldi. Yanında da hanımı... Boşanacaklarmış. Dedim ki: "Neden boşanıyorsunuz?" Adam diyor ki: "Bu kadın ona verdiğim paraları harcıyor." Sebep bu. "İçkiye mi veriyor parayı?" "Hayır." dedi. "Kumar mı oynuyor?" "Oynamıyor." Peki kardeşim bu kadın parayı nereye harcıyor? Evine harcıyor, çocuğa harcıyor... Bu sebepten boşanılır mı?

Üstelik bir de kadına hakaret! Hakaret acizliğin ifadesidir. Başarısız, aciz insanlar hakaret ederek, kendilerini göstermek isterler; ben de varım gibi... Her aciz insan hakaret eder, her aciz insan!.. Ailede hiç mi tartışma olmaz? Ailede yaşanan bazı soğukluklar biberli yemek gibi olmalıdır.

Boşanmak çözüm değil. Şimdiye kadar boşanıp da rahat edeni görmedim. Çokları hastalandı. Uzun tedaviler gördü. Eşimiz ceket değildir, çıkarıp bir tarafa atamayız. Eşimiz cildimiz gibidir, çıkarmaya kalkarsak, ızdırap çekeriz. Ya bu deveyi güdeceğim ya bu diyardan gideceğim. E niye gideyim? Bir bardak portakal suyu, koca yangınları söndürür.

Ben 50 senedir evliyim. Dikkat ettim, hanım benim zevklerime cevap vermiyorsa o yüzden kızıyorum. Başka bir hatası yok.

Zevkimizi arıyoruz. Zevk için de eş boşamak, ne kadar mantıksız bir şey! Eşimizin hoşumuza gitmeyen bir hali varsa, ona mukabil Allah onlara çok güzel mükafatlar verir. Bir arkadaşı, biraz da ısrarla evlendirdim. Eşinden pek memnun değildi. Ona dedim ki: "Hanımının bu haline razı ol. Allah sana güzel bir mükafat verecektir." O arkadaşın iki tane oğlu oldu. Pırıl pırıl, dindar, bilgili...

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: "Yorgunluk, ağrı, kaygı, keder, acı ve gamdan, diken batmasına varıncaya kadar Müslüman'a isabet eden her şeye karşılık, Allah onun hatalarını örter." (Sahih-i Buhari)

21 Nisan 2007, Cumartesi

Hekimoğlu İsmail-Zaman



« Önceki::

Blogcu ile yapıldı