İNCE BiR AğıT

10/10/2007

İşte size o eski Ramazan fıkralarından bir demet!

Efendim bizim yaştakilerin: 'Nerde o eski Ramazanlar!' feryadı artık atasözü haline geldi.

Hemen her yaşlının sızlanışı aynı oluyor: -Nerde o eski Ramazanlar?.. Bana kalırsa tümüyle de haksız değiller. Gerçekten de eski Ramazan sohbetlerinde tebessüm ettiren tefekkür nükteleri oldukça fazla yer alırdı. Şimdilerde ise birçok değerimizde olduğu gibi, bu nüktelerden de eser kalmadı diyebiliriz. Bu sebeple bugün sizlere, (gaflete sebep olan kahkaha fıkraları değil de, tefekküre sebep olan tebessüm nükteleri) arz etmeye çalışacağım. Göreceksiniz ki, geçmişin bazı nükteleri, bir kitap kadar düşündürmekte, bir mürşit kadar da yol göstermektedir. İşte o eski Ramazan sohbetlerini süsleyen nükte ve fıkralardan bir demet sizlere...

***

Bir adam Ramazan sohbetlerinde diliyle hep cömertlikten söz ediyor; ama eliyle hiç de cömertlik yapmıyordu. İşte bu adam bir gün İbrahim Edhem'e rica etti:

- Herkese nasihat ediyorsun, bana da nasihat et.. İbrahim tek cümlelik nasihatini şöyle yaptı:

- Sen açığı kapa, kapalıyı da aç sana yeter!. Adam bir şey anlamamıştı. Mecburen sordu:

- Açık nedir ki onu kapayayım, kapalı nedir ki onu da açayım? İbrahim de kısaca anlattı: - Açık olan hep cömertlikten söz eden ağzındır. Onu kapa. Kapalı olan da yoksula hiç açmadığın kesendir. Onu aç. Bu sana yeter!

Düşünmeye başlayan hakperest adam, tebessüm ederek söylendi: -Vallahi bir doğru ancak bu kadar veciz söylenebilir!. Bu söz gerçeğin ta kendisidir! Bu güzel ikazdan sonra ben de ağzımı kapıyor, artık kesemi yoksula açıyorum..

Ne dersiniz, bu sözün bize de şümulü olabilir mi? Biz de Ramazan boyunca hep cömertlikten, yardımdan söz ediyor; ama elimiz cüzdanımıza bir türlü varmıyor, bir yoksulun yüzünü güldüren yardımda bulunamıyor muyuz? Bizim de açığı kapayıp kapalıyı açmaya ihtiyacımız var mı yoksa? Bir düşünsek mi acaba?.

***

İbrahim Edhem'e, "Piyasa çok pahalandı. Biz kendimize yetiştiremiyoruz, çevremize nasıl yardım yapacağız?." diye söylenirler.. "Öyle ise yine ben kazandım." diye cevap verir İbrahim. Sorarlar: "Sen nasıl kazanıyorsun, piyasa pahalanınca?" Şöyle açıklar kazancını: - Pahalanan malı bir müddet almaz, beklerim. Böylece ucuzken verdiğim para da bana kalır. Bu sebeple her pahalılıkta ben kazanırım.

Var mısınız İbrahim Edhem gibi her pahalılıkta kazanmaya?. Hiç denediniz mi böyle kazanmayı? Bence yabana atılacak fikir değil, bir deneyin, siz de kazandığınızı göreceksiniz.

***

Rüyasında Hz. Cebrail'i elinde Hak dostlarının isimlerinin yazılı olduğu defterle gören İbrahim sorar: 'Bak bakalım benim ismim de yazılı mı Hak dostlarının listesinde?' der.

Hz. Cebrail, 'Hayır der, senin ismin Hak dostlarının listesinde yazılı değil. Ama bir aşağıdaki defter olan Hak dostlarını sevenlerin listesinde yazılı!. Hak dostları içinde yok senin adın.' İbrahim hemen teklifini yapar:

- Madem Hak dostlarının içinde değil de, Hak dostlarını sevenlerin içinde benim adım. Öyle ise Peygamberimiz (sas) "Kişi sevdiğiyle beraberdir." buyurdu. Çabuk benim adımı da sevdiğim Hak dostlarının yanına yazın. Peygamberimiz'in emrini yerine getirin!' Cebrail aynen uygular. İbrahim'in ismi de sevenler listesinden alınır, sevdiklerinin yanına yazılır. Böylece sevdiği Hak dostlarıyla birlikte olur.

Öyle ise biz de kendimizi bir kontrol edelim mi?. Hak dostlarını seviyor muyuz? Seviyorsak sevdiklerimizle birlikte olacak, onların yanında yer alacağız inşaallah. Yeter ki hep Hak dostlarını seviyor olalım..

***

İbrahim yemesiyle, giymesiyle, çevreye karşı davranışıyla çok mütevazı bir hayat yaşardı. Bundan da hiç sıkılmaz, aksine evliyaların hayatıdır, diyerek mutluluk duyardı. Kendisine bir gün şöyle sordular: Nasıl sabrediyorsun bu mütevazı hayata?.. Şu mantıklı açıklamayı yaptı İbrahim:

-Her şey küçük başlar, zamanla büyür. Fakat sıkıntılar ise tam aksine; büyük başlar, zamanla küçülür.

Onun için ben baştan sıkıntılı mütevazı hayatın zorluğunu göze alarak başladım, bu zorluğun zamanla küçüldüğünü gördüm, normal hayat haline geldiğini anladım. İbrahim şöyle devam eder: İsterseniz siz de deneyin. Önce zorlanacaksınız, sonra ise alışarak mütevazı hayattan hep mutluluk duyacaksınız. Enbiyanın, evliyanın hayatıdır çünkü...

İşte size, 'Nerde o eski Ramazanlar!' dedirten geçmiş Ramazan nüktelerinden bir demet..

Ne dersiniz, her biri bir kitap kadar bilgi vermekte, bir mürşit kadar da yol göstermekte midir?

09 Ekim 2007, Salı

                                                                                    Ahmed ŞAHİN Hoca- Zaman
12/5/2007

Çalınan gönüller

Bir gazinoda solisti dinlerken kendinden geçen, ona eşlik eden, kalkıp oynayan gençlere ne anlatabilirsin? Manevi duygularını müzikle tatmin etmiş, kendini güftelerin, bestelerin seline kaptırmış gencin elinden tutabilir misin? Sen elini uzatsan da, o elini uzatır mı?

"Sevgilim" deyince birisini hatırlıyor veya hayal ediyorsa, ona İslami değerleri sevdirebilir misin?

Sabahın erken saatlerinde yollara düşen, kar kış demeyen, gişenin önünde saatlerce bekleyen, açılan kapıdan bin bir zahmetle içeri giren, tribünlerde bağırıp çağıran, oyuncuları ayakta alkışlayan, sloganlar atan, gol atıldı mı çılgınlara dönen, yanlış kararda hakeme demediğini bırakmayan, sonra karşı taraftarları öldürmeye, yaralamaya kalkışan gence hangi manevi değerleri anlatabilirsin?

Renkli lambalar, yarı karanlık bir meyhane yahut birahane, orada oturmuşlar, çerezini atıştırıp, kadehini yudumlayan, hayatın ağırlığıyla iki kat olan, ümitlerini yitiren, mazinin pişmanlıklarını, geleceğin evhamlarını hatırlamamak için içtikçe içen, her türlü düşünceye düşman olan, kadehlerde zevkini, neşesini arayan yahut sızıp yatan insana ne söyleyebilirsin?

Para kazanmanın da, harcamanın da bir zevki vardır. Bu zevk kumarda doruğa çıkar. Adam kağıda, zara yahut rulete kilitlenmiş. Kazansa, o parayla mukaddes değerlerden uzaklaştıkça uzaklaşacak, kaybetse tükenmiş olacak; böyle bir kimsenin, gönlüne, kalbine nasıl girebilirsin?

Çaldılar... İnsanları iyilikten, güzellikten, ölçüden, ahenkten çalıp, bin bir derdin içine attılar, hangisine ne diyebilirsin?

Menfaat ve eğlence insanları alıp götürmüş, hangisini kitaba, mabede, ibadete döndürebilirsin?

Oyun, yediden yetmişe oyun. Bu yaşlı bebekler ne zaman rüştüne erip, ne zaman akılları başlarına gelecek?

Aylak aylak gezene, zamanını öldürmeye çalışana, tembele, cahile ne diyeceksin?

Televizyon programları sabahlara kadar sürüyor. Seyirciler ne alıyor, ne veriyor? Kanallara tek tek bakan "Bu da olmasa zaman geçmeyecek" diyen, zamanla beraber giden, kendini bilmeyecek, bilmediği alemde çalınan ömrün hesabını verecek, hatırlatabilir misin?

Diyar diyar dolaştım, insanlara baktım, baktım!.. Bu insanlar böyle mi olmalıydı? Ne diyebilirsin?

Ey kalabalık şehirlerde yaşayan yalnız insan! Milleti senden çaldılar. Edebi, muhabbeti, dostluğu çaldılar.

12 Mayıs 2007, Cumartesi

Hekimoğlu İsmail-Zaman
15/4/2007

Bir gayen var mı?

Ne kış dedim ne bahar

İçtim sabaha kadar

Erken ağardı saçlar

Yılların günahı ne?

Ben şaşırdım yolumu

Yolların günahı ne?

Gayesi olmayan insan yoktur. Kimisinin gayesi ulvîdir, kimisinin gayesi süflîdir. Her insan kendisine şunu sormalıdır: "20 sene sonra ben ne olacağım?" İnsanın bir gayesi olacak ki, 20 sene sonra o gayeye ulaşsın...

"Ben zengin olacağım", "Ben falan sanatta usta olacağım", "Ben İslam alimi olacağım"... Bunlar insanların gayesi olabilir.

Gaye yokuşun başında bir noktadır. O noktaya ulaşmak için, o yokuşu tırmanmak gerekir. Tahsil yapmayan, sanat öğrenmeyen, bir konuda uzmanlaşmayanın hayatı zor olur. Öyleyse öncelikli gayemiz şu olmalıdır: "Şu dünyada kimseye muhtaç olmadan nasıl yaşayabilirim?" Bu problemi hallettikten sonra, "Kendim için, ailem için, akrabalarım için ne yapabilirim?" Bu sorulara cevap buldukça hayat güzelleşir. İnsanı koşturan hedefidir, gayesidir. Gayesi olmayanların hayatı sönük geçer. Ulvî bir gaye, insanı yüceltir. Bir karar vermek, insanı bir menzile götürüyor!.. Seçme hakkı bizde!..

Yani...

Kendimizi bir konuya vermemiz lazım. O konuya odaklanmamız lazım. Dikkatle çalışmamız lazım. Anlaya anlaya gitmek lazım. Mukayeseler yapmak lazım. Çalışmalarda bunlara dikkat etmek lazım.

Topraktaki köklerden, gökteki yıldızlara kadar her şeyde sıddıkiyet vardır. Hepsi birbirine bağlıdır. Sıddıkiyet çok önemli. İnsan evvela kendine yâr olacak! İnsan, samimi olarak bir şeye bağlanmalı. Bağlandığı şeyin prensiplerine uymalı. Eğer bazı prensiplere uyulmazsa, o manevî irtibat kopar.

Zaman bir nehir gibi akar. Yaşadığımız anın, hayatı verenin isteğine uygun olup olmadığına bakmak lazım. Çünkü o an gelip geçecek. Öyle hızlı bir akış var ki, insan şaşırıyor. Mademki zamanın dakikaları bize aittir, ömrümüzün parçalarıdır onlar; onları değerlendirmek de bize düşer. Nefeslerimiz sayılıdır. Aldığımız nefes sayısı tamamlandığı anda, bu dünyadaki ömrümüz bitecek. Ölüm o kadar yakın... Ölüm o kadar uzak...

İnsan, en güzel hayata, en güzel şartlara namzet olarak yaratılmıştır. İnsan niçin yaratıldığını bilmezse yanlış hareket eder, perişan olur.

Hayatı yanlış tutuyorlar.

Hayatı yanlış tutmak ne demektir? Yaşam şeklimizi maddî ve manevî menfaatlerin dışında tutmaktır.

Şartlar ne olursa olsun, idealimiz yürümeli. Çocuk önce emekliyor, sonra koşulara katılıyor. Bir şey bütünüyle elde edilmezse, bütünüyle de terk edilmez. İnsan ne durumda olursa olsun, hayatını iyiye de kullanabilir kötüye de...

Hayat, Allah'ın bize verdiği bir arabadır. İstersen çarp bir duvara, istersen gidebildiğin yere kadar git, Allah'ın izn-i inayetiyle.

14 Nisan 2007, Cumartesi

Hekimoğlu İsmail-Zaman


« Önceki::

Blogcu ile yapıldı